FORREST GUMP

22 Nisan 2007 Pazar



Tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film...En sevdiğim sahnesini altta verdim...


FOTO-KIZILAY


Ankara'dan güzel bir hatıra...Eylül 2006...

CEMİL MERİÇ

Kitap-Gazete-Dergi

Kitap istikbale yollanan mektup...smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete...biri zamanın dışındadır, öteki "an"ın kendisi. kitap beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter.

Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekalar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi , daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.



Kalem ve Söz

Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını açmak için en mükemmel silah: Kalem...
Sözle, yazıyla kazanılmayacak savaş yok...

Kalem sahiplerine düşen ilk vazife ; telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcısı olmamak. Halkı okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferi, başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler tarihe mâl olur, tarihe yani ebediyete.


Gericilik
Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.
.....................
Gerici, ilerici... Düşünce hürriyeti bu mülevves (pis) kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce nasmusu...


Argo - Uydurma Dil
Argo , kanundan kaçanların dili; uydurma dil, tarihten kaçanların... Argo, korkuların ördüğü duvar; uydurma dil, şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe , öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybedeb bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin.

Kamus
Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan le namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiştir: Kâmusa.
Eski sözlüğe kızıl bir külah geçirdiğini söyleyen Hugo, tek kelime uydurmamış; sembolizmin üç silahşörüde öyle. Ama kullandıkları her kelime yeni. Heyhat! Batı'da cinnet bile terbiyeli.


Polemik
İrfanımızı istila eden, sisli, bulanık sözlerden biri de polemik. Dilimize bir ahrami sessizliğiyle giren bu yabancı misafirlerin açıkladığı daha doğrusu ispat ettikleri tek hakikat: Aydınlarımızın havsalaya sığmaz gafleti.
Nezleye yakalanır gibi ideolojilere yakalanıyoruz. İdeolojilere ve kelimelere.
.....................
Polemik zekaların savaşıymış. Zekalar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin; peşin hükümlerin, gizli çıkarların savaşı, polemik. Eski bir inancı yok etmeye çalışan yeni bir düşüncenin savaşı. Ve her mübariz kendi cephesinde muzaffer. Polemiğin tuzu, biberi : Küfür.

DUYGUSAL ZEKA - Daniel Goleman

DUYGUSAL ZEKA
30.07.2006 20:46:49

Duygu (emotion) sözcüğünün kökü "motere"dir. Latince hareket etmek anlamına gelen fiile "e-" ön eki getirildiğinde anlma uzaklaşmak olur ki bu, her duygunun bir harekete yönelttiği fikrini vermektedir.
s. 20

Birisinin yaşaran gözlerinden, söylediği sözlere karşın üzüntülü olduğunu anlamak, tıpkı basılı bir sayfadaki sözcüklerden anlam süzmek gibi, bir kavrama edimidir. Birisi duygusal zihinden, diğeri ise akılcı zihinden kaynaklanır. Aslında biz iki zihne sahibiz; birisi düşünüyor. diğeri ise hissediyor..................hisler yoğunlaştıkça duygusal zihin devreye girer ve akılcı zihin etkisini yitirir.
s.23

Aşkı ele alalım. Limbik yapılar haz ve cinsel arzuyu, yani tutkuları besleyen duyguları oluştururlar. Ancak neokorteksin ve bunun bağlantılarının limbik sisteme eklenmesi, aile birliğinin ve uzun vadede çocuk yetiştirme kararlılığının temeli olan anne- çocuk arasındaki bağın oluşmasını sağladı; bu da insan gelişimini olanaklı kıldı.
s. 26

Amigdala (Yunanca da "badem"anlamına gelen sözcükten),duygusal durumların uzmanıdır ve insanlarda limbik halkanın altına yakın , beyin sapının üzerinde bulunan ve birbiriyle bağlantılı yapılardan oluşan badem şeklinde bir kütledir.
Duygusal ağırlığı kaybolmuş ilişkiler, etkisini yitirir. Yoğun nöbetleri kontrol altına almak içinameliyarla amigdalası alınmış genç bir adam insanlarla ilgisini tamamen kesmiş, herkesten uzak, yapayalnız yaşamayı tercih etmişti. Çok iyi konuşabildiği halde yakın arkadaşlarını, ailesini, annesini bile tanıyamaz hale geldi ve bu kayıtsızlığı karşısında onların çektiği acıyada duyarsız kaldı. Amigdalası olmadığı için hissetmeyi, hissettikleri hakkındabir şeyler hissetmeyi unutmuş gibiydi.
NOT:Hiçbirşey hissetmeyen adam vakası R. Joseph'in a.g.e, s.83'te anlatılmıştır.
Amigdala , duygusal belleğin ve başlı başına anlamın deposudur; amigdalasız yaşam,kişisel anlamlarından soyutlanmış bir yaşamdır.
Yalnız şefkat değil, tüm tutkular amigdalaya bağlıdır. Amigdalası alınmış ya da hasa görmüş hayvanlar korkuyu ve öfkeyi, yarışma ya da işbirliği güdüsünü yitirler ve sosyal düzendeki yerleri hakkında fikirleri kalmaz; duygu körelmiş ya da yok olmuştur. İnsanlara özgü bir duygusal işaret olan gözyaşı, amigdala ve yakınındaki "cingulate gyrus" denilen yapı tarafından başlatılır; kucaklanma, okşanma ve teselli , beynin bu merkezlerini etkileyerek hıçkırıkları durdurur. Amigdala yoksa , dindirilecek üzüntü gözyaşları da yoktur.
s.30

Birşeyin tehlikeli olabileceğini anlamamız için, tam olarak ne olduğunu bilmemiz gerekmez.
s. 39

İllinois eyaletindeki liselerden 1981'de mezun olan 81 sınıf birincisi ile sürdürülmekte olan çalışmanın verilerine bir göz atalım. Tabii ki hemen hepsi okularında en yüksek not ortalamalarına sahipti. Başarılarını ve yüksek not almayı üniversitede de sürdürmekle beraber, yürmili yaşların sonlarında ancak ortalama bir başarı düzeyien erişmişlerdir. Liseden mezun olduktan on yıl sonra ancak dördündn biri, aynı yaştan gençlerle kıyaslandığında, kendi seçtiği dalda en yüksek başarı düzeyine ulaşmış, birçoğu çok daha az başarılı olmuştur.
Okul birincilerini izleyen araştırmacılardan biri olan , Boston Üniversitesi'nde eğitim veren Prof. Karen Arnold ise durumu şöyle açıklıyor: " Sanıyorum 'itaatkarları' , yani sistem içinde nasıl başarılı olunacağını bilenleri keşfettik. Okul birincileride hepimiz gibi hayatta bir mücadele içindedir. Bir insanın okul birincisi oldugunu bilmek , onun ancak notlarla ölçülen akademik alanda çok başarılı oldugunu bilmek demektir. Hayatta karşılaşacakları şeylerle nasıl baş edebileceklerini hiç bilemezsiniz ...............Eşit zekaya sahip iki insanın biri hayatta başarılı olurken , diğerinin nasıl çıkmaza girdigini anlamak için, kişinin bu alanlarda ne kadar yetenekli oldugunu bilmek çok önemlidir. Duygusal yetenek, bir "meta-yetenektir";yani, ham zeka dahil, var olan diğer yeteneklerimizi ne kadar iyi kullanabilecegimizin belirleyicisidir.
s. 52-53

İnsanlar ya zekidir ya değildir, o şekilde doğmuşlardır, bunu degiştirmek için yapılacak pek fazla birşey yoktur ve testlerde size zeki kişiler arasında olmadıgınızı söyler. Üniversite girişlerinde kullanılan SAT testi de, tek bir yetenek türünün geleceginizi belirledigini öne süren anlayışa dayalıdır. Bu tarz düşünce toplum içinde yaygındır.
s. 55

Salovey, Gardner'in kişisel zeka yetenekleri kavramını da kendi duygusal zeka tanımının içine katarak , bu yetenekleri bel ana başlık altında toplamaktadır.
1.Özbilinç...Duygularını tanıyan kişiler, hayatlarını daha iyi idare ederler; kiminle evleneceginden hangi işe girecegine kadar kişisel kararlar gerektiren konularda ne düşündüklerinden çok daha emindirler.
2.Duyguları İdare Edebilmek...Bu yetenegi zayıf olan kişiler sürekli huzursuzlukla mücadeleederken, kuvvetli olanlar ise hayatın tatsız sürprizleri ve terslikleriyle karşılaştıktan sonra kendilerini daha kolay toparlayabilmektedir.
3.Kendini Harekete Geçirmek...Bu beceriye sahip kişiler, yaptıkları her işte daha üretken ve etkili olabilmektedirler.
4.Başkalarının Duygularını Anlamak...Empati insanlarla ilişkide temel beceridir...Empatik kişilikler başkalarının neye ihtiyacı oldugunu, ne istedigini gösteren belli belirsiz sosyal sinyallere daha duyarlıdır. Bu da onları insan bakımıyla ilgili mesleklerde, öğretmenlik, satıcılık ve idarecilikte başarılı kılar.
5.İlişkileri Yürütebilmek...Bu becerilerini, çok geliştirmiş kişiler, insanlarla sürtüşmesiz bir etkileşim sürdürmeye dayalı her alanda başarılı olur ve parlak bir sosyal yaşam sürdürürler.
s.61-62

Berkeley'deki California Üniversitesi'ndenpsikolog Jack Block, "Benlik dayanıklılığı" diye adlandırdıgı duygusal zekaya oldukça benzeyen (temel sosyal ve duygusal yeterlilikleri içeren) bir ölçüt kukllanarak , yüksek IQ'lu kişilerle , gelişmiş duygusal yetenekleri olanları karşılaştırmıştır. Buldugu farklar oldukça aydınlatıcıdır.
Saf yüksek IQ tipi (yani duygusal zekadan ayrı tutulmuş olan ), adeta zihin dünyasında uzman, ancak kişisel dünyada yetersiz bir entelektüelin karikatürüdür. Profiller kadın ve erkeklerde hafif farklılıklar gostermektedir. Yüksek IQ'lu erkek, beklenecegi gibi geniş bir entelektüel ilgi ve yetenekler dizisine sahiptir. Hırslı, üretken, istikrarlı, sabetkar ve kendi sorunlarını dert etmeyen birisidir. Ayrıca eleştirici, tepeden bakan, titiz, duygularına gem vuran, cinsellik ve duygusal deneyimler konusunda tutuk, kendini açmayan, mesafeli, duygusallık açısından ise kayısız ve soguktur.
Buna karşılık, duygusal zekası yüksek erkekler, sosyal açıdan dengeli, dışa dönük ve neşeli, korkaklıga ve derin düşünmeye yatkınlıgı olmayan kimselerdir. İnsanlara ve davalara bağlanma, sorumluluk alma, etik bir görüşe sahip olma özellikleri dikkat çeker. İlişkilerinde başkalarına karşı sevecen ve ilgilidirler. Zengin ama yerli yerindenbir duygusal yaşamları vardır. Kendileriyle, başkalarıyla ve yaşadıkları sosyal dünyayla barışıktırlar.
Salt yüksek IQ'lu kadınlar kendilerinden beklenen entelektüel güvene sahiptir. Düşüncelerini akıcı bir şekilde ifade edebilirler, entelektüel konulara deger verir ve geniş bir entelektüel ve estetik ilgi alanına sahiptirler. bu tip kadınlar aynı zamanda kendi kendilerini tahlil edebilen, kaygıya, derin düşünmeye, suçluluk duymaya yatkın, ayrıca öfkelerini açıkça belli etmekten kaçınan (dolaylı yoldan bunu yapan) kişilerdir.
Duygusal zekası yüksek kadınlar ise, aksine kendini ortaya koyabilen, duygularını dile getiren, kendi kendilerine olumlu bakan, hayatta bir anlam bulan insanlardır. Ayrıca erkekler gibi onlar da dışla dönük, neşeli, duygularına uygun bir biçimde ifade edebilen (Örneğin, sonradan pişmanlık duyulan patlamalar hallinde degil) strese kolay kolay uyarlanabilen kimselerdir. Sosyal tavırları, yeni insanlara klayca ulaşmalarını sağlar. Kendileriyle barışık olmaları, oynak, içtenlikli ve duygusal deneyime açık olmalarına yol açar. Saf IQ kadınlarının aksine, ender olarak kaygı ya da suçluluk hisseder veya derin düşüncelere dalarlar.
Bu portreler tabii ki uç örneklerdir; hepimizde, IQ ve duygusal zekanın farklı bir karışımı vardır. Ancak, her bir boyutun kişiye ayrı ayrı ne gibi özellikler kattıgını görmemizi saglayan bir bakış açısı snmaktadır. Bir kişide hem bilişsel hem duygusal zeka oldugu ölçüde, bu portreler örtüşür. Yine de, insanı insan yapan niteliklerin çoğu, duygusal zekadan gelmektedir.
s.63-64

Mayer, kişilerin duygularını birbirlerinden farklı şekillerde ele alıp baş ettigini görmüştür:
Özbilinç...Ruh hallerinin farkında olan bu kişiler, duygusal hayatları hakkında belli bir anlayışa sahiptirler. Duygularının bilincinde olmaları, diger bazı kişilik özelliklerini destekleyebilir: Özerk, kendi sınırlarından emin, psikolojik açıdan saglıkları yerinde ve hayata olumlu bir gözle bakan insanlardır. Kötü bir ruh haline girdiklerinde, bunu dert edinip kafalarına takmaz ve daha kısa bir süre içinde kendilerini bu durumdan kurtarırlar. Kısacası özbilinçleri duygularını idare etmekte kolaylık saglar.
Kendini kaptırmış...Bunlar, genelde duygularına kapılıp giden ve durumdan kendilerini kurtaramayan, adeta duyugların hükmü altında yaşayan kişilerdir. Degişken, duygularının pek farkında olmayan, bir perspektiften bakmak yerine duyuguıların içinde kaybolan insanlardır. Sonuçta kendilerini kötü ruh halinden kurtarmak için pek çaba harcamaz ve duyugsal yaşamalarını kesinlikle denetleyemediklerini düşünürler. Çogu kez duygularının kontrolden çıkıp kendilerine baskı yaptıgını hissederler.
Kabullenmiş...Bu kişiler genelde ne hissettiklerini bilseler de, bu durumlarını kabul eder ve degiştirmeyi denemezler. Bu teslimiyetçi kişiler ikiye ayrılır: Genelde kendini iyi hissedip bu durumu degiştirmeye pek az çaba harcayanlar ve bir de ruh hallerinin açıkça farkında oldukları halde, kendilerini arada bir kötü hissettiklerinde, ne olacaksa olsun şeklinde, bunu kabul edip degiştirmek için bir şey yapmadan sızlananlar; yılgınlıga teslim olmuş depresif kişilerde gördügümüz budur.
s. 67-68

Eliot'un alnının tam ortasında büyüyen tümör küçük bir portakal boyundaydı; ameliyatla tamamı alıdı. Operasyonun başarılı geçtigi bildirildi ama, Eliot'u tanıyanlar onun artık eski Eliot olmadıgını söylüyorlardı: Kişiliği tamamen degişmişti. Bir zamanlar başarılı şirket avukatı, artık hiçbir işte dikiş tutturamyordu. Karısı onu terk etti. Birikmiş parasını sonuç vermeyen yatırımlarda kaybedince, erkek kardeşinin evindeki kullanılmayan odada yaşayan bir sıgıntı durumuna düştü.................Entelektüel açıdan her zamankinden daha zekiydi, ancak zamanını çok kötü kullanıyordu. Ufak ayrıntılariçinde kayboluyordu; önceliklerini tamamen yitirmiş haldeydi.
Eliotun gittigi nörolog Antonio Damasio, Eliot'un zihinsel repertuarında bir şeyin eksik oldugunu fark etti: Mantık bellek, dikkat, ya da diger bilişsel yetilerinde sorun yoktu, ancak Eliot başına gelenler konusunda ne hissettigini bilemiyordu.
---Eliot'un kararsızlıgından çıkarılacak derslerden biri, hayatın akışı içinde alınabilecek sonsuz sayıda kişisel karar arasından yapılan seçim konusunda duyguların hayati bir rol oynadıgıdır. Güçlü duygular muhakeme sürecinde kaos yaratabilse de, duyugların farkında olmamak, özellikle gelecegimizi belirleyen kararları tartmakta yıkıcı sonuçlar dogurabilir: Hangi meslegin seçilecegi, iş güvencesi yüksek bir yerdemi, yoksa dah riskli ama ilginç bir işte mi çalışacagı, kiminle flört edecegi, ya da evlenecegi, nerede yaşanacagı, hangi evin kiralanacagı ya da satın alınacagı gibi. Bu tür kararlar salt mantıga dayanarak alınamaz; kişinin güdülerine ve geçmiş deneyimlerden derlemiş oldugu duyugsal bilgelige ihtiyacı vardır.
s.73-74

İncelemeler, ders notları veya IQ ile kişinin duygusal saglıgı arasında çok az hatta sıfır ilinti oldugunu bulgulayarak, duyugusal zekanın akademik zekadan bagımsızlıgını da ortaya koyuyor.
s.78

Öfke
Benjamin Franklin'in güzel bir şekilde dile getirdigi gibi; " Öfke hiçbir zaman nedensiz degildir, ama ender olarak iyi bir nedeni vardır."
Öfkenin çeşitleri vardır. Dikkatsizce davranarak bizi tehlikeye sokan sürücüye duydugumuz türden ani öfkenin ana kaynaklarından biri amigdala olabilir. Ancak duyugusal devrenin digerucu olan neokorteks, büyük olasılıkla sogukkanlı bir intikam ya da adaletsizliğe veya haksızlıga karşı duyulan öfke gibi, daha hesaplı öfkeleri ortaya çıkarır. Bu tür iyi düşünülmüş öfkeler, Franklin'in dedigi gibi "iyi bir neden" olanlardır, ya da öyle görünenler.
.........................................
Neden öfkelendigimiz hakkında ne kadar uzun düşünürsek, öfkemizi haklı çıkaracak o kadar çok "iyi neden" icat edebiliriz. Kafayı takmak, öfkeyi körükler. Ancak olaylara degişik açıdan bakmak, öfkenin alevlerini söndürür.
s. 81

Kaygıya Dair;
Berkovec ve onun meslektaşları, tasalanma üzerine çalışmaya, uykusuzluga bir tedavi yontemi ararken başladılar. Diget araştırmacıların da gözlemledigi üzere, kaygı iki biçimde kendisini ortaya koyar: Bilişsel olarak, yani tasalı düşüncelerle, ya da somatik olarak, yani terleme, kalp çarpıntısı, kas gerginliği gibi kaygının fizyolojik semptonlarıyla. Berkovec'e göre uykusuzluk çekenlerin asıl sorunu bedensel uyanıklık degildi. onların yanık tutan şey, araya giren düşüncelerdi. Bunlar kronik tasalı kişilerdi ve ne kadar uykuları olursa olsun tasalanmayı durduramıyorlardı. Uykuya dalamalarına yardımcı olan tek şey, zihinlerini tasalardan arındırmaları ve bir gevşeme yönteminin yarattıgı duyumlara odaklanmalarıydı. kısacası tasalar ancak dikkati başka noktaya çevirerek durdurulabiliyordu.
Ancak tasalı kişilerin çogu bunu yapmaz. Berkovec'e göre bunun nedeni, tasalanmadan elde edilen kısmi bir ödülün bu alışakanlıgı kuvvetlendirici etkisidir. Tasaların olumlu bir yanı oldugu sanılır. Tasalar, olası tehditlerle, kişinin yoluna çıkabilecek tehlikelerle baş etmenin yollarıdır. Tasalanama - başaılı oldugunda- bu tehlikelerin bir provasını yaptırıp onlarla başa çıkma yöntemeleri üzerinde düşündürür. Ancak tasalanma her zaman bu kadarişe yaramaz. Bir sorunun çözümü için yeni seçenekler ve bakış açıları, genelde tasadan, özelliklede kronik tasadan dogmaz. Tasalanan kişiler, olsaı sorunlara çözüm üretmek yerine genelde tehlike üzerinde düşünürler ve kendilerini bunula baglantılı hafif bir korkuya gömerek, aynı düşüncenin etrafında dönüp dururlar. Sürekli tasalanan kişiler tamamen olsılık dışı olan bir sürü şey hakkında tasalanıtken; hayata bakışlarının hiç farkında olmadıgı tehlikeler görürler.
..................................................
Berkovec tasalanmanın beklenmedik bir yararını daha keşgetmişti. İnsanlar tasalı düşüncelerine gömülüyken, tasalarının ağırlıgı kaygının öznel durumlarını - nabzın hızlanması, boncuk boncuk terleme, titreme gibi- pek fark etmiyor ve tasalanma sürdükçe, en azından nabızdan görüldügü kadarıyla, bu kaygıyı kısmen batırıyordu. Anlaşılan, olaylar şu sırayla gelişiyordu: Tasalı kişi olası bir tehdit yada tehlike imgesini canlandıran bir şeyin farkına varıyor; kurgulanan felaket de hafif bir kaygı nöbeti başlatıyordu. Ardından tasalanan kişi sıkıntı veren bir dizi düşünceye dalıyor ve bunların her biri tasalanılacak bir başka konuyu ortaya çıkarıyor; kiminin dikkati bu bir dizi tasayla sürüklenirken , tam da bu düşüncelere odaklandıgı içn zihni ilk başta kaygıyı uyandıran felaket imgesinden uzaklaştırıyordu.Berkovec' göre, imgeler düşüncelere nazaran daha çok fizyolojik kaygı uyandırdıgından, düşüncelere gömülmek felaket imgelerini uzaklaştırarak kaygılanamayı bir miktar azaltıyordu. Tasa da kendi yarattıgı kaygının kısmen ilacı olarak, aynı ölçüde pekiştirilmiş oluyordu.
s. 91-92

Depresyona dair;
Mahrumiyet yararlıdır; depresyona gömülmek ama degildir.William Styron, "hastalıgın birçok kokunç belirtisini" kendine özgü üslubuyla şöyle sıralıyor: Kendinden nefret , degersizlik hissi,"küflü bir neşesizlik" ile "kasvet çökmesi, ürkme ve yabancılaşma duygusu ve hepsinden beteri, insanı bogan bir kaygı". Bir de zihinsel belirtiler var: "Zihin karışıklıgı , dikkati toplayamamak ve bellek kaybı"; daha sonraki aşamada ise kişinin zihnine "anarşik çarpıtmalar" ve "düşünsel süreçleri yutan zehirli ve adlandırılamayan bir dalganın , yaşayan dünyaya keyifli bir tepki verme olnagını öldürdügü hissi" egemen oluyor. Fiziksel etkileri şöyle sıralanıyor: Uykusuzluk, yaşayan bir ölüdeki kayıtsızlık hissi, "bir tür uyuşukluk, halsizlik, özellikle de tuhaf bir kırılganlık" ve bunula birlikte "kıpır kıpır bir huzursuzluk". Sonra zevk alma yetenegi yitirilir: "Yiyecekler, duyuların kapsamında olan herşey gibi, tümüyle tatsız gelir". Nihayet, "gri renkete çiseleyen dehşet" fizisel acıyı andıracak kadar hissedilir bir yılgınlıga dönüşürken, umut yok olur. Bu o kadar dayanılmaz bir acıdır ki, intihar bir çözüm gibi gözükür.
Böylesi derin depresynlarda hayat felç olur; yeni bir başlangıç yapılamaz. Depresyonun sadece belirtileri bile hayatı dondurmaya yeter. Sytron'a hiçbir ilaç tedavisi ya da terapi yardımcı olamadı; ancak zamanla ve bir hastaneye sıgınması sonucu bu yılgınlıgını giderebildi. Çogu insan için, özelliklede daha hafif vakalarda, psikoterapi ve ilaç tedavisi işe yarıyor. Günümüzde çok kullanılan Prozac gibi, bir düzineden fazla ilaç, özellikle derin depresypn durumlarında etkili olabiliyor.
..................................................
Nolen-Hoeksman'a göre kadınlardepresyondayken derin düşüncelere dalmaya erkeklerden dah yatkındır. Ona göre bu, kadınlarda depresyon teşhisinin erkeklere oranla iki kat daha fazla olmasını en azından kısmen açıklamaktadır. Tabii, işin içinde kadınların sıkıntılarını daha kolay dile getirebilmeleri veya hayatlarında depresyona yol açacak daha fazla şey olması gibi, başka etkenlerde bulunuyor. Erkekler ise depresyonlarının alkolde bogmayı tercih ediyor olabilir; alkoli erkeklerin oranı kadınları iki katı kadardır.
Bazı çalışmalar, bu düşünce modellerini değiştimeyi amaçlayan bilişsel terapinin, hafif kilinik depresyon tedavisinde ilaç tedavisine eşit, hata hafif depresyonun tekrarını önlemekte daha üstün oldugunu göstermektedir. Bu mücadelede özellikle etkili olan iki strateji vardır. Biri, tasaların merkezindeki düşüncelere maydan okumayı - geçerliliklerini sorgulamayı ve daha olumlu alternatifleri düşünmeyi- ögrenmetir. Diğeri ise, zihnin odagını degiştirecek hoş faaliyetleri biinçli olarak programına almaktır.
s.96

Bir kurama göre ağlamak, doganın sıkıntıyı hazırlayan beyin kimyasallarının düzeyini düşürmekte kullandıgı bir ol olabilir...Ağlamak bazen bir üzüntü nöbetine son versede, kşiyi hala yılgınlıgının nedenlerine saplanmış durumda bırakabilir." Ağla , açılırsın," fikri yanıltıcıdır. Derin düşünceleri pekiştiren bir aglama , sadece ıztırabı uzatır.
.................................................
Diana Tice'ın bulgularına göre hafif üzüntülerden kurtulmak istyen çogu insan okumak, TV, sinema, video oyunları izlemek, bilmece çözmek, uyumak, bir tatil düşlemekle oyalandıklarını bildirmişlerdir. Wenzlaff'a göre bunlar arasında en etkili olanlar ruh halinde bir değişime yol açanlardır - heyecanlı bir spor olayı, komik bir film, moral veren bir kitap gibi.(Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bazı oyalayıcı etkinlikler depresyonu besleyebilir. Çok fazla TV seyredenler üzerinde yapılan araştırmalar, genellikleTV seyrettikten sonra daha da yogun bir depresyona girdiklerini göstermektedir!)
Tice'a göre aerobik egzersizi hafif depresyonla ve diger kötü ruh halleriyle baş etmekte daha etkin yöntemlerden biridir. Ancak işin püf noktası, aerobiğin moral yükseltici etkisinin tembel, genellikle pek idman yapmayan kişilerde görülmesidir.s. 98
Depresyonun en güçlü - ve terapi dışıda pek az kullanılan- panzehiri ise, hayatı farklı örmek ya da yeni bilişsel çerçeve yaratmaktır. Bir ilişkinin bitişiyle kederlenmek ve " demek ki ben artık hep yalnız kalacagım " gibi düşncelerle kendine acımak dogal olsa da, yılgınlık duygusunu artıracagı kesindir. Bir an bunun dışına çıkarak ilişkinin o kadar da harika olmayan taraflarını ve ikinizin uyuşmayan yanlarını düşünmek - yani kaybıızıfarklı, daha olumlu bir açıdan görmek- üzüntünün ilacıdır. Benzeri şekilde, durumları ne denli ciddi olursa olsun, kanser hastaları daha kötü durumdaki bir hastayı düşünebildiklerinde kendilerini daha iyi hissediyorlardı ("Ben o kadar kötü degilim, en azından yürüyebiliyorum"). Kendilerini saglıklı kişilerle karşılaştıranlar ise en derin depresyona girenlerdi. "Beterin beteri varmış" türünden karşılaştırmalar, şaşırtıcı şekilde neşelendirici olabilir: Olduköa moral bozucu görünen bir şey, birdenbire o kdar da fena gözükmemeye başlar.
Bir diger etkili depreyon ilacıysa, ihtiyacı olanlara yardımda bulunmaktır.Depresyon derin düşüncelerle ve insanın kadasını kendi sorunlarına takmasıyla beslendiginden, kendi acılaıyla boğuşan kişilere empati duymak, kuruntularımızdan silkinmemizi saglar. Gönüllü işlere dalmak - bir takımın antrenörlüğünü üstlenmek, evsizleri beslemek, "Ağabeylik" yapmak- Tice'in araştırmasında , ruh halini değiştiren en etili , aynı zamanda da en ender rastlanan şeylerden biriydi.
Son olarak, en azından bazı kişiler, üstün bir güze başvurarak hüzünlerinden sıyrılabilirler. Tice, "Çok dindarsan, dua etmek tüm ruh hallerinde, özellikle de depresyonda işe yarıyor." demiştir.
s.99-100

Olimpik sporcular, dünya çapında müzisyenler ve santranç ustaları üzerinde yapılan incelemelerde, hepsinin ortak özelliğinin kendi kendilerini motive ederek çok sıkı bir çalışma programını uygulayabilmeleri olduğu ortaya öıkmaktadır.
s. 105

Yaptıgımız işe , heves ve keyifle - hatta uygun düzeyde bir kaygıyla- motive oldugumuz ölçüde de biz başarıya ulaştırır. İşte duygusal zeka tam da bu anlamda temel bbir yetenektir e diger tüm yeteneklerimizi, bileyerek ya da körelterek, derinden etkileyen bir güçtür.
s.107

Lokum Testi
Dört yaşında oldugunuzu ve birinin size şunu teklif ettigini düşünün: Eğer yapmakta oldugum görevi bitirmemi beklersen, iki tane lokum alabilirsin. Eger o zamana kadar bekleyemezsen, hemen şimdi, ama sadece bir tane alabilirsin. Bu , tabii ki , dört yaşındaki bir çocuğun dürtü ile kendini tutma, id ve ego, arzu ile özdenetim, anında doyum ile erteleme arasındaki sonsuz savaşımın geçtigi minik dünyasında ruhunu zorlayacak bir öneridir. Çocugun bunlardan hangisini seçtigi, onun hakkında çok şey ifade eder; bu sadece hızlı bir karakter okuma degil, aynı zamanda çocugun yaşam boyu izleyecegi yol hakkında fikirveren bir sınavdır.
Belki de dürtülere karşı koyabilmekten daha temel bir psikolojik beceri yoktur. Tüm duygula dogaları geregi, bir şekilde dürtüyü eyleme dönüştürmenin yolunu açtıklarından, duygusal özdenetimin kaynagıdır. Dürtüyü eyleme geçirmeye karşı koyabilme, başlamakta olan bir hareketi bastırma gücü (bu yorum şimdilik bir spekülasyon düzeyinde olsa da), büyük olasılıkla, beyin işlevi seviyesinde motor kortekse giden limbik sinyallerin engelenmesi şeklinde gerçekleşmektedir.
Ne olursa olsun, dört yaşındakilere uygulana lokum testi, duygulara karşı koyabilmenin ve böylece dürtüyü geciktirebilmenin ne kadar temel bir beceri oldugunu göstermektedir. 1960'larda psikolog Walter Mischel tarafından stanford Üniversitesi kampusundaki yuvada çogunlugu Standford öğretim üyelerinin, lisansüstü öğrencilerinin ve diger çalışanlarının çocukşarıyla başlatılan çalışmada dört yaşındakiler liseden mezun olana kadar izlenmişlerdir.
Dört yaşındaki bazı çocuklar deneyi yapanın geri dönüş süresi olan, herhalde hiç geçmeyecek sandıkları on beş- yirmi dakika boyunca bekleyebilmişlerdir. Bu direnişlerini sürdürebilmek için baştan çıkarıcı lokumlara gözleri takılmasın diye gözlerini kapayarak veya kollarının üzerine kapanarak, ya da kendi kendine konuşarak, şarkı söyleyerek, el ve ayaklarıyla oyunlar oynayarak ve hatta uyumaya çalışadrak zaman geçirmişlerdi. Bu cesur yuva çocukları, ödül olarak iki lokum kazanmışlardı. Ancak daha sabırsız olanları, araştırmacının "işini" yapmak üzere odadan çıkmasının ir iki saniye ardından tek lokumu kapmıştı.
Bu dürtü anıyla nasıl baş edildigine ilişkin teşhis gücü, on iki ile on dört yıl sonra izlemeye devam edilen çocuklar ergenlik çagına ulaştıklarında ortaya çıkmıştır. Lokumu kapan yuva çocuklarıyşa doyumu erteleyen arkadaşları arasında, çarpıcı duygusal ve sosyal farklılıklar görülmüştür. Dört yaşında baştan çıkmaya karşı koyanlar, ergenlige ulaştıklarında sosyal açıdan daha yeterliydiler: Kişisel olarak etkiliydiler, kendini ortaya koyabiliyordu, hayatta karşılaştıkları açmazlarla daha iyi mücadele ediyorlardı. Ayrıca bu çocuklar stresli durumlarda çözülmeye, donup kalmaya, çocuksulaşmaya ya da baskı altında aklı karışmaya, dagılmaya daha az egilimli; mücadeleden kaçmayan ve zorluklar karşısında bile direnen; kendine karşı güvenli ve güvenilir; insiyatif alan, projelerin üstüne atlayan gençler olmuşlardı. Ayrıca , on yıldan uzun bir süre sonra bile , hedeflerine ulaşmak için hala anlık doyumu erteleyebiliyorlardı.
Çocukların lokumu hemen kapan üçte birinin ise, bu niteliklerin daha azına sahip oldukları ve ortak özellik olarak psikolojik açıdan daha sorunlu bir görünüm sundukları görülüyordu. Ergenlik çagında , sosyal temastan kaçınmaya, inatçı, ve karasız davranmaya , açmazlar karşısında kolayca sinirlenmeye; kendilerini "kötü" ya da degersiz olarak görmeye; stres altında hareketsizleşmeye veya çocuksulaşmaya; insanlara güvenmemeye ve hep "yeteri kadar almadıklarından" yakınmaya; kısakançlık ve hasede kapılmaya; sinirlenince gereginden fazla ve sert tepki vererek, tartışmalar, kavgalar başlatmaya daha yatkın gençler olmuşlardı. Ayrınca, onca yıl sonra bile hala doyumu erteleyemiyorlardı.
Hayatın ilk dönemlerinde ufak ufak başlayan şeyler, zaman içinde büyüyüp gelişerek çok çeşitli sos yal ve duygusal becerilerhlini alır. Dürtüyle haraket etmeyi erteleme gücünü birçok çabanın temelinde bulabiliriz; bu bir yemek rejimini sürdürmekten tıp okulunu bitirebilmeye kadar uzanır. Bazı çocuklar, henüz dört yaşndayken temel becerileri kazanmış olabiliyorlar: Ertelemenin avantajlı olacagı sosyal durumların farkına varabilmek, dikkatini baştan çıkarıcı şeylere odaklanmaktan kurtarabilmek ve hedefe -iki lokuma- ulaşmakta gerekli sebatı gösterirken dikkatlerini, kendilerini hedeften alıkoyacak şeylerden başka yere kaydfırabilmek gibi.
Daha da şaşırtıcı olan , aynı çocuklar liseyi bitirirken tekrar degerlendirildiginde, dört yaşındayken sabırla bekleyenlerin,öğrenci olarak da beklemeyenlere kıyasla çok daha üstün çıkmalarıydı. Ailelerinin degerlendirmelerine göre akademik açıdan daha yeterli olmuşlardı; Fikirlerini daha iyi ifade edebiliyorlardı,mantıklarını kullanıp akıllıca tepki veriyor, konsatre olabiliyo, plan yapıp bunu uygulayabiliyorlardı ve ögrenmeye daha hevesliydiler. En şaşırtıcısı , SAT testlerindeki puanlarından çok daha yüksek oluşuydu. Dört yaşında lokumları hevesle kapanların oluşturdugu üçte birlik grubun ortalama sözel puanı 524, sayısal puanı 528 iken, lokumları en uzun süre bekleyebilen üçte birlik grubun ortalama puanları, sırasıyla 610 ve 652 'ydi.
s. 107-108-109

Umut teknik enlemda herşeyin er-geç yoluna girecegine inanan aşırı iyimser görüşten öte bir şeydir. Snyder bunu daha kesin bir biçimde şçyle tanımlar: "Hedefler ne olusa olsun onlara ulaşmak için gerekli irade ev yönteme ship oldugunuz inancı."
...................................................
Duygusal zeka açısından umutlu olmak; kişinin zorulu enegller veya yenilgiler karşısında bunaltıcı kaygıya, tesimiyetçi bir tutuma ya da depresyona yenik düşmemesi anlamına gelir. Gerçekten de, umut besleyebilen kişiler hedeflerine dogru ilerlerken digerlerine oranla daha az depresif, genelde daha az kaygılı ve duyugsal açıdan daha az sıkıntılı görünürler.
s. 115

Akış
Bir besteci işini en iyi yaptıgı anları şöyle tarif ediyor:
Öyle bir kendinizden geçiyorsunuz ki, orada yokmuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Ben bunu pek çok kez yaşadım. Sanki elim bana ait degilmiş ve olup bitenlerle hiç bir ilişkim yokmuş gibi. Sadece orda huşu ve hayranlık içerisinde oturup, izliyorum. Ve o kendiliginden akıp gidiyor.
...................................................
Akış haline girebilmek duygusal zekanın en üst noktasıdır...
s.119